Devir hijyen devri
Unilever Başkanı Karaca:
Açıkta gıda satışı bitecek. Daha sağlıklı besleneceğiz
Unilever Sanayi ve
Ticaret Türk A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı İzzet Karaca, AB müzakere sürecinin
Türk tüketicisini nasıl etkileyeceğini anlattı. Karaca'ya göre AB müzakere
sürecinde Türk tüketicisi daha hijyenik ve kaliteli gıdayla beslenir hale
gelecek. İzzet Karaca sorularımızı şöyle yanıtladı:
AB müzakere sürecinde
gıda sanayisinde ne gibi değişiklikler olacak?
AB sürecine gıda açısından baktığımızda değişiklikleri iki ana başlık altında
toplayabiliriz. Şirketler belki çok daha rekabetçi bir ortama girecekler.
İkincisi bence daha önemlisi ve Türkiye açısndan çok daha yararlı olacak
gelişme de artık rekabetin doğru kurallarla yapılacak olması. Yani kayıt dışıyla,
sahtecilikle mücadele edilecek. Kalitesiz üretim, sağlıklı olmayan üretim
elenecek. Bu konularda olumlu adımların atılacağını düşünüyoruz.
Gıda sektöründeki şirketlerin, bu değişikliklerden etkilenme dereceleri de
içinde bulundukları duruma göre farklı olacaktır diye düşünüyorum. Neler
değişebilir, hangi alanlarda değişiklikler olabilir diye baktığımda şunları
görüyorum: Çevre ile ilgili çok önemli değişiklikler olacak. Atıkların kontrolü
ve hijyen daha bir önem kazanacak. Mutlaka daha kaliteli, daha sağlıklı
mamuller ortaya çıkacak. AB sürecinde Türkiye'yi bekleyen en az 100 bin
sayfalık müktesebat var ve bunun içinde gıdanın önemli payı bulunuyor. Türkiye
yeni bir gıda yasası çıkardı. Arkasından birçok uyum yasası çıkacak. Gıda
yasasıyla birlikte 22 tane yönetmelik var. Onlar çıkacak. Her sektör için yeni
kurallar ortaya konulacak. Bugün üreteceğiniz her mamulün iznini almak için
Ankara'ya gidiyorsunuz. Orada önemli bir değişiklik olacak.
O zaman Brüksel'e mi
gideceğiz?
Gitmeyeceğiz inşallah. Avrupa Birliği'nde pazar içi denetim denen bir mekanizma
var. Malı piyasaya sürüyorsunuz hükümet pazarda malı denetliyor. Malı alıp
bakıyorlar ve kötü bir şey bulurlarsa size çok ciddi cezalar veriyorlar.
Bulamazlarsa siz piyasaya malı sürmeye devam ediyorsunuz. Böyle bir denetim
sistemi çalışıyor. Hem bürokrasinin azalması, hem de yeni yasalarla işin
disipline olması açısından çok iyi bir şey. Ancak yasaların bire bir
uygulanması lazım. Biliyorsunuz yasaları çıkarmak ayrı şey, uygulamak ayrı şey
Örneğin AB sürecinde gıda kodeksleri yeniden düzenlenecek. Bir ürünün içinde
neler olduğu tek tek yazılacak ve tanımı yapılacak. Bugün özellikle gıda
sektöründe bu var ama yeniden düzenlemeler olacak. Yani oyunun kuralları tarif
edilecek. Devlet de buna sahip çıkarak denetimlerinde o bazda hareket edecek.
Ancak yeni dönemde hazar içi denetim gündeme gelecekse mutlaka denetimin
artması lazım. Türkiye'de AB'nin bu konudaki yasalarını birebir uygularsak
artık birçok mal açıkta satılamayacak.
Neler açıkta
satılamayacak?
Mesela peynir. Artık açıkta satılamayacak .
Yani pazardan alamayacak
mıyız?
Evet, pazardan açık şekilde alamayacağız.
Peki mutlaka dükkânda mı
satılacak?
Hayır, pazarda da paketlenmiş olarak satılabilir. Yani artık 'Bir tadına
bakayım' dönemi bitecek. Tatmak için peynirin kenarından ya da tezgâhta
sergilenen zeytinin içinden tatmak için bir tane alamayacağız eğer başka bir
yöntem bulup örneğin küçük paketlenmiş birimler halinde tadımlık olarak
müşteriye vermezsek. Bu nedenle de açık pazarlardan merketlere doğru yönelme
olabilir.
O zaman bakkalların da
bundan olumsuz etkilenmesi söz konusu olabilir mi?
Bakkallar bugün AC Nielsen'in yaptığı araştırmaya göre satış çeşidi olarak
baktığınız zaman ağırlıklı olarak içki, sigara, gazlı ve gazsız içecekler,
gazete, su ve ekmek satar duruma geldiler. Cirolarının yüzde 70'i bu ürünlerden
geliyor. Dolayısıyla kontroller layıkıyla yapılırsa satış kanallarında da açık
pazarlardan marketlere doğru bir yönelme olabilir. Bakkallar da bir miktar
etkilenebilir. Mutlaka denetimin çok artması lazım. Bugün sahtecilik,
taklitçilik, markaların hakkının korunmaması her sektörde var. Bizim
sektörümüzde de bunu görüyoruz. Taklit mallar hem yurtiçinde, hem de
yurtdışında üretiliyor. Büyük bölümü kayıt dışı. Maliye ile işbirliği içinde bu
sahte mallara gidip el koyuyoruz.
Muhtelif taklit yöntemleri var. Bir tanesi masum bir yol. Biz mallarımızı çok
büyük rakamlar harcadığımız formüllere göre üretiyoruz. Taklitçiler ise çok
ucuz formüllerle ürettikleri mallarını bizim paketlere çok benzeyen paketlere
koyarak pazara sürüyorlar. Bu yine iyi. İkinci yöntemde ise paketin içine
hijyenik olmayan birtakım şeyler koyup satıyorlar. Bu nedenle de son sahte rakı
olayının ortaya koyduğu gibi tüm sektörlerde, özellikle gıdada denetimin çok artması
lazım.
Peki bu denetimi kim
yapacak?
Devlet yapacak.
Peki sizin böyle bir
denetim yapma girişiminiz var mı?
Var. Bizim ECR (Efficient Consumer Response) diye bir komitemiz var. Bu,
marketlerle üreticilerin bir araya gelip bu tür sıkıntıları konuştukları bir
yapı. Bazen tüketici dernekleriyle de bazı projeler için bir araya geliniyor.
Çünkü onlarda da çok ciddi bilgi birikimi var. Eskiden beri var olan bir
yapıydı bu. Ama son 3-4 senede hızlandı çalışmalar. Geçen sene çok aktifti.
Kayıt dışıyla ilgili bir önemli çalışma yaptılar. Şu arada ECR'ın başkanlığını
bizim, yani Unilever'in satış direktörü yapıyor. Türkiye'de hızlı tüketim
mallarını daha kaliteli üretilmesi, rekabetin daha adilane yapılması için neler
yapılması gerektiği konuşuluyor orada. Elimizden geleni orada yapıyoruz. O da
yetmez. Türkiye'nin dört bir yanında bir satış ordumuz var. Piyasada bir şey
olduğu zaman mutlaka bize bildiriyorlar, biz de gerekeni mutlaka yapıyoruz.
AB müzakere süreci gıda
alanında vatandaşın hayatını nasıl değiştirecek?
Türk tüketicisi daha kaliteli, daha hijyen, daha standart gıdalar tüketir hale
gelecek.
Tükettiğimiz malların
fiyatı artacak mı? Daha mı çok para ödeyeceğiz?
Ambalaj ve paketleme için bir masraf olacak tabii. Bu da bir miktar fiyatlara
yansıyabilir. Ancak son zamanlarda bazı trendler de var. Açık pazarlara
gittiğiniz zaman gördüğünüz fiyatlarla, marketlerdeki fiyatlar arasında çok da
büyük fark kalmadı. Yani açık pazarlar artık ucuz olmaktan çıkıyor. Pazarlar
artık cazibelerini kaybetmeye başladı. Dolayısıyla bu trendden ekonomimize
kayıt dışının azalması gibi çok pozitif bir etki bekliyorum. Marketlerde tabii
ki her şey çok daha fazla kayıt altında. Bu da markalarımızın korunması
açısından son derece olumlu. Taklitçilik, sahtecilik, sigorta ve vergi ödemeden
haksız rekabet yaparak işi götürme olaylarının ortadan kalkacağını ya da
azalacağını ümit ediyorum.
AB'ye son dönemde üye
olan ve bize benzeyen ülkelerin gıda sektörlerinde aynı süreçte ne gibi
değişiklikler olmuş?
Anlattıklarıma çok benzer şeyler oldu orada da. Avrupa kurallarını koymuş,
onlara uymaktan başka şansınız yok. Onlara uymazsanız zaten AB'ye
giremiyorsunuz. Birçok yeni üye ülkede örneğin Macaristan'da ve Polonya'da
süpermarket oranı çok hızlı şekilde artmış. Kayıt içine geçişler son derece hızlı
şekilde gerçekleşmiş. Marketlerden aldığınız ürünler de meyva dahil standart
hale gelmiş. Hepsinin bir ölçüsü var. Örneğin elmaların çapı aynı ve zaten
paketler içinde alabiliyorsunuz. Pazardan öyle seçeyim biraz büyüğünü ya da
küçüğünü alayım lüksü pek olmayacak. Küçük çapta belki devam edebilir ama açık
pazarlarda da o ülkelerde de bir daralma, malın pakete, ambalaja girme olayı
yaşanmıştı. Açık pazarları tümden kaybetmeyelim ama daha kaliteli ve standart
mal satmalarını da sağlamak lazım. Esasında bizim çok kaliteli açık
pazarlarımız da var. Bunlara lafım yok. Ama halkımızın da daha hijyenik, daha
kaliteli, daha standartlara uygun ve nelerden üretildiğini bildiği gıda
maddelerini tüketme hakkı var. Dolayısıyla AB sürecinde geçen her gün ne
yediğimizi daha fazla bilir hale geleceğiz. Örneğin gazetelerde Avrupa
ülkelerinin kabul etmediği birtakım ihraç malları geri dönüp ülkemizde
satılıyor gibi başlıklar var. Artık bunlar AB sürecinde doğru ve etkin
denetimler olduğu takdirde ortadan kalkacaktır.
Peki niye yapmıyoruz bu
denetimleri, mutlaka birilerinin yapacaksınız demesi, zorlaması mı lazım bu iş
için?
Bir Türk olarak düşündüğümde bunları zaten yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu
konuda bir örnek olarak belki dondurmayı verebiliriz. Biliyorsunuz biz
dondurmada piyasayla gireli 14 sene oldu. İlk piyasaya girdiğimizde ortada hiç
hijyenik olmayan dondurmalar vardı ve 'Dondurma hasta yapar' düşüncesinin
kaynağı da odur. Hijyenik olmayan ortamda yapılan dondurma maalesef birçok
mikrobu içinde barındırır. O da hem üretim koşulları nedeniyle, hem de açıkta
satıldığı için çocukların, hatta büyüklerin hastalanmasına neden oluyordu.
Piyasada satılan dondurmanın içinde ne olduğu bilinmiyordu. Ama zaman içinde
temiz ve kaliteli dondurma piyasaya ağırlığını koydu. Temiz, hijyenik, Türk
damak zevkine uygun bir hale geldi. Fiyatı da uygun. Orada da bir artış olmadı.
Bugün bizim dondurmamız hijyenik olmayan dondurmalardan neredeyse daha ucuz.
Dolayısıyla o ülkelerde herkes oyunu kuralına göre oynamak zorunda kaldı. Bizde
de aynısı olacak. Türkiye'nin kültürünü, milli değerlerini kaybetmeden
Avrupa'ya girmesi lazım. Avrupa hoşlandığımız, sevdiğimiz şeylerin hepsinden de
vazgeçmemizi bizden istemiyor. İkisini de uygun şekilde kombine etmemiz lazım.
Ben şöyle düşünüyorum: Türk insanının yaradılışında çok pozitif şeyler,
yaratıcılık, dinamizm de var. Bu, aslında Avrupa'nın unuttuğu şeylerden.
Bunları kaybetmemek lazım. Sıcakkanlılığımızı, girişimciliğimizi,
takipçiliğimizi kaybetmeden Avrupa'nın sistemlerini alarak Avrupalılaşabilirsek
mükemmel bir kombinasyon olur diye düşünüyorum.
Türk tüketicisi hangi
Avrupa ülkesindeki tüketiciye benziyor?
Avrupa'yı üç bölgeye ayırmak lazım. Bir Kuzey Avrupa. Bunlar İskandinav
ülkeleri, Almanya'nın kuzey kısmı, İngiltere, İrlanda, İskoçya gibi kuzey
ülkeleri. Fransa kafamda hep soru işareti olmuştur. Hem güney, hem kuzeydir.
Buralardaki tüketicinin eğilimleri Avrupa'nın güneyindeki tüketicilerin
eğilimlerinden çok farklıdır. Pazar yapısı da çok farklıdır. Lükslerine,
rahatlarına o kadar düşkün değiller. Güneye geldiğiniz zaman ise Türkiye'nin
benzerleri ortaya çıkmaya başlıyor. Bir İtalya, bir İspanya, Portekiz, tabii ki
Yunanistan bize son derece benziyor. Buralarda akşamları geç yemek yiyen,
eğlenmeyi seven, marka düşkünü, pazarlardan alışverişi seven, küçük
marketlerden, bakkallardan birebir kontakla mal isteyen bir tüketici topluluğu
var. Üçüncü grup ise AB'ye yeni katılan ve karakterini yeni yeni bulmaya
başlayacak olan Doğu Avrupa ülkeleri. Bunlarda tüketici eğilim ve davranışları
da zaman içinde güneye veya kuzeye kayacaktır. Türkiye'yi ekonomik açıdan bu
ülkelere yakın, ama tüketici alışkanlıkları ve pazar davranışları bakımından
Güney Avrupa'ya benzetiyorum.
'Unilever
Türkiye'ye inanıyor ve güveniyor'
İzzet
Karaca, Unilever'in Türkiye'nin geleceğine 54 yıl önce inanıp, güvenip yatırım
yaptığını söylüyor. Unilever'in Türkiye'de bugün yedi fabrikası olduğunu
söyleyen Karaca, şunları kaydediyor:
"Buradan yurtdışına çok önemli üst kademe yöneticiler gönderdik. Bu arada
bu sayı 20'ye ulaştı. Türkiye'den yolu geçmiş ve Unilever'in en üst kademesine
çıkmış yöneticiler var. Bunların hiçbir tanesi Türkiye Avrupa Birliği'ne üye
olacak diye gerçekleşen şeyler değil. Bunun nedeni Unilever'in Türkiye'ye
bakışı. Çünkü Unilever Türkiye'ye çok inanıyor ve ben de bir Türk olarak bundan
çok keyif alıyorum."
Karaca
'Unilever Türkiye'ye neden inanıyor? sorumuza da şu yanıtı veriyor:
"Türkiye çok genç bir ekonomi. Birçok kategoride tüketim rakamlarımız
Avrupa'ya göre çok, çok düşük. Avrupa'nın dörtte, beşte biri kadar tüketim
yapıyoruz. Bir iki örnek vereyim. Mesela deterjanda kişi başına tüketim yılda
5, Avrupa'da ise 10 kilo civarında. Şampuan bizde 350 gram, Avrupa'da 1.5 kilo,
dondurma bizde 1.2-1.3 litrelerde Avrupa'da ortalama 7 litre. Dolayısıyla
ekonominin büyümesi bu ürünlerde tüketimi artıracaktır. Türkiye'nin dinamizmi,
tüketimin düşük olması, genç nüfusun fazlalığı Unilever'in ilgisini çeken
faktörlerin başında geliyor. Türkiye'deki Unilever şirketlerine ve içinde
bulunduğumuz kategorilere baktığımız zaman biz zaten bir Avrupa şirketi gibi ya
da bir Avrupa şirketinin standartlarının üzerinde çalışıyoruz. Birçok
fabrikamız Unilever'in Avrupa'daki fabrikalarının tümünden verimli. Ama aynı
zamanda bizim Türkiye'de çok güçlü rakiplerimiz de var. Yani Avrupalı olmak
illa maliyetlerin artması anlamına gelmiyor. Fabrikalarımızı rekabetçi ve
verimli olarak çalıştırabiliyoruz. Unilever'in dünyadaki en verimli fabrikaları
Türkiye'dedir. Dolayısıyla aslında biz Avrupa'ya girmeye hazırız. Unilever, AB'ye
girse de girmese de Türkiye'ye inanıyor ve güveniyor. Ama AB'ye girerse tüketim
daha hızlı artacağı için işimizin biraz daha hızlı şekilde büyüyeceğine
inanıyoruz.
İzzet Karaca, son dönemlerde yoğunlaşan 'ekonominin soğutulması gerektiği'
çağrılarına karşı çıkıyor. Türkiye'nin işsizlik sorunun çözümü ve sosyal
dengelerin adil şekilde kurulması için tek yolun büyüme olduğunu söyleyen
yönetim kurulu başkanı Karaca şöyle konuşuyor:
"Türkiye'nin iki değil tek yolu var. O da ekonominin hızlı şekilde büyümesi.
Bence Türkiye'ye yapılacak en büyük kötülük ekonominin soğutulmasıdır. Böyle
birtakım laflar dolaşıyor ortada ve ben bunlara çok karşıyım. Ekonomiyi
soğutmak değil büyümeye tam gaz devam etmemiz lazım. Türkiye'de de artık büyük
şirketlerimiz var. Onlar da uluslararası olma anlamında önemli adımlar attılar
ve dışarıdan çok büyük krediler de bulabiliyorlar. O bakımdan yatırım hamlesi
devam ediyor. Türk sermayesi olsun, yabancı sermaye olsun fark etmez sermaye
çok globalleştiği için. Bakıldığı zaman Türkiye'de çok ciddi bir yatırım
hamlesi var. İthalatın çok önemli bir kısmı yatırım mallarından oluşuyor. Bu da
büyümemiz için gerekli olan altyapının oluşmaya başladığını müjdeliyor
diyebilirim. Dolayısıyla hızlı büyüme tek çözümümüz. İşsizliğin azaltılması ve
sosyal dengenin oluşturulması için bu gereklidir. Çözüm de büyümedir, başka
yolu yok."