“Günümüzde hayvancılık faaliyetlerine de
tüketici talepleri yön vermeye başladı”
Hasan GİRENES (Gıda Grubu Başkan
Yardımcısı -Yaşar Holding)
1. Tarım Arenası Sunumu:
Sevinerek gözlemliyoruz ki, son dönemde tarım
ve hayvancılık konusunda çok fazla paylaşım platformu oluşturuluyor. Konunun
ciddiyetini sanırım artık toplum olarak kavramaya başladık.
Bu oturumun konusu hayvancılık. Ben
sizlere süt hayvancılığından ve biraz da besicilikten bahsetmek istiyorum.
Mümkün olduğunca sizleri yormadan görüşlerimi aktarmaya çalışacağım.
"Sorunlar ve çözüm önerileri" çerçevesi çizmektense daha farklı
noktalara değinmek isti-yorum.
Tarım ve hayvancılık, bugün, hızla
değişen, tüketici odaklı bir ekonomik çevrede faaliyet gösteriyor. Bugün
tarımın rolü, geleneksel gıda üretiminin çok ötesinde. Tüketici artık tek tip
standart ürün istemiyor; kolay
ulaşabileceği, kaliteli, güvenli,
çok çeşitli gıda ürünü talep ediyor. Başka bir deyişle, günümüzde hayvancılık
faaliyetlerine de tüketici ta-lepleri yön vermeye başladı. Tüketici talebini de
çok çeşitli faktörler etkili-yor. Bazı pazarlarda hayvansal proteinlerin insan
sağlığı üzerine etkileri ön plana çıkarken, bazılarında da fiyat unsuru önem
kazanıyor. Değerli Konuklar,
Esasen, hayvancılık bizim ülke
olarak bugün en önemli Aşil Topuğumuz'dur. Son 20 yıla bakarsak, ülkemizdeki
hayvan sayısı azalırken, aynı dönemde AB'deki hayvan varlığında da aynı oranda
düşüş var. Ancak, AB, karkas ağırlığı ve inek başına süt verimi konusunda çok
önemli artışlar kaydetti.
Süt verimi ülkemizde ortalama 1.800
kg/yıl iken AB'de 5.400 kg/yıl civarında seyrediyor. Mevcut süt hayvanı
varlığımızın yaklaşık %40'ı yerli ırklardan oluşuyor. Üzülerek görüyoruz ki,
yerli ırkların süt verimi 700 lt/yıl ve yem dönüşümleri yetersizdir. Yüksek
verimli hayvanların oranı %20. İthal edilen Holstein ırkı süt hayvanlarının
verimi ise ülkemiz koşullarında ortalama 6.000 ile 7.000 lt. arasındadır.
Ülkemizdeki verim düşüklüğü hem
hayvan ırkından, hem de hayvanların bakım koşullarından kaynaklanıyor.
Dolayısıyla üretilen sütün miktarından çok kalitesi esas sorun olarak karşımıza
çıkıyor. Genetik olarak yüksek verimli ırklarla sürülerin yenilenmesi ya da
mevcut yerli ırklarımızla melezlenecek süt verimi yüksek ırkların kullanılması
gerekiyor. Böylece, sığır populasyonu artmasa bile ıslah çalışmaları ile sığır
başına ortalama verimi artırabiliriz. Kısaca, hayvan sayısını verimli olarak
artırmamız gerekiyor. Bunun da birinci yolu bir süreliğine de olsa damızlık
hayvan ithalatıdır. Tabi bunu planlı ve doğru şekilde yapmak şartıyla. Hayvan
ıslahı için suni tohumlama uygulamasının mevcut %20'lerdeki oranının da
yükseltilmesi gerekiyor. Gelişmiş ülkelerde bu oran %40 ila %99 arasında
değişiyor. Türkiye'deki uygulamaların tamamı genetik olarak üstün verimli
boğaların spermalarıyla yapılsa, süt ve et verimini 20 yıl içerisinde üçe
katlamak bile mümkün olur.
Bugün süt hayvancılığında başarı
örneği olarak gösterilen Hollanda'dan örnek vermek istiyorum. Hollanda'da
toplam 25.000 süt çiftliği var. Bu çiftliklerin yaklaşık %32'si 70 baştan fazla
süt hayvanına sahip. Zaten 20 başın altında ineğe sahip işletmelerin sanayiye
süt satışı yasak. Son 10 yılda Hollanda'daki süt çiftliği sayısında azalma
görülmüş ama çiftliklerin sahip olduğu hayvan sayısı artıyor. Hollanda 1.5
milyon inek populas-yonu ile 11 milyon ton süt üretiyor. İnek başına yıllık
ortalama verim ise 7.500 kg. Üretilen sütün %95'inden fazlası sanayiye
veriliyor. Hollanda'nın süt üretiminde 1960'lı yıllardan beri yaşanan artış;
ihtisaslaşma, mekanizasyon ve işletme ölçeklerinin artırılması ile açıklanıyor.
Keza, dünyanın öbür ucundaki Yeni Zelanda, yepyeni, gencecik bir ülke. 3.5
milyon nüfusu ve 3.5 milyon sağmal ineği var. Ama, dünya süt ürünleri
ticaretinin tek başına %32'sini kontrol ediyor. Üstün genetik özelliklere sahip
hayvanları yok belki ama verimli meralarda yılboyu otlatılan süt hayvanları
önemli miktarlarda süt üretiyor.
Yüksek süt üretimi için ilk sırada
hayvan sağlığı geliyor. Sadece sağlıklı ve güçlü bir inek sabit süt üretimi
gerçekleştirebilir. İneğin konforunun sağlanması da önemli bir faktör.
Şüphesiz, beslenme ve genetik de çok önemli. Diğer yandan bölgesel çevre
koşullarının da ve-rime etkisinden söz edebiliriz. Ve hatta Türkiye'yi büyükbaş
hayvan yetiştiriciliği açısından üç bölgeye ayırmak daha net bir tablo
çizecektir. Süt veriminin yüksek olduğu Trakya ve Batı Anadolu, daha düşük
verimli Orta Anadolu ve son olarak Doğu-Güneydoğu Anadolu bölgeleri. Belki de
hayvancılığımızı iyileştirme çalışmalarını bu bölgesel ayrıma göre planlamak
daha akılcı bir yaklaşım olacaktır.
Hayvancılıkta ileri ülkelerde, çiğ
süt kalitesi ile hayvanların bakım ve besleme koşulları ön planda tutuluyor.
Hastalıklar konusunda tedavi uygulamalarından ziyade koruyucu hekimlik
uygulamaları önem kazanıyor. Gıda güvenliği için ülkemizde özellikle zoonoz
hastalıklarla mücadele programları yaygınlaştırılmalıdır.
AB'ye giriş sürecinde
hastalıklardan ari ve Gıda Kodeksi'nde belirtilen standartlarda üretim yapan
onaylı çiftliklerimizin olması gerekiyor. Şu anda sadece Trakya Bölgesi'ni kapsayan
hastalıklarla mücadele programı,
tüm Türkiye'deki modern süt sanayi tesislerine süt tedarik eden büyük
kapasiteli, örneğin 100 baş ve üzeri çiftlikleri kapsayacak şekilde
genişletilmeli. Bir plan çerçevesinde bu program 100 baş ve altı çiftliklerde
de uygulanmalı. Devlet teşvikleri de hastalıkların eradikasyonuna hizmet
etmeli.
Süt üretiminde gıda güvenliği
zincirinin başlangıç noktası olan, hammadde, yani çiğ süt kalitesi çiftlikte
başlıyor. İşleme tesisine ulaşan çiğ sütün kalitesini artırmak çok mümkün
değil. Süt, doğası gereği çok çabuk bozulan bir madde. Çiftliklerde sütün
sağımı takiben derhal +4°C'ye soğutulması, hayvan barınaklarından, yem
depolarından ve sağımhaneden ayrı bir bölümde depolanması gerekiyor. Bu
sıcaklıkta muhafaza edilerek işleme tesislerine ulaştırılma zorunluluğu vardır.
Eğer bir üreticinin 10'dan fazla
ineği varsa süt soğutma tankı kurması mantıklıdır. Ancak ülkemizdeki işletmeler
genelde küçük aile işletmeleri olduğundan böyle bir yatırım çoğu için ekonomik
değil. Uygun olmayan şartlarda elde edilen sütlerin mikroorganizma yükü zaten
oldukça fazla. Bir de sağım sonrası gerekli önlemlerin alınmaması ile önemli
kalite kayıpları oluşuyor. Çiğ sütte mililitredeki toplam bakteri sayısı
maksimum 100.000 adet olmalıyken, Türkiye'de 500.000 ila 2.5 milyon adet
arasında değişiyor. Şüphe yok ki süt, doğanın bize sunduğu en mükemmel besin
kokteyli. Sütün kalitesinden, önce üreticiler emin olmalı ve daha sonra da
tüketiciyi inandırmalılar. Örneğin Kanada'da, standart dışı sütlere ceza
uygulanıyor. Toplam Bakteri Sayısı, limitlerin üzerindeyse önce ceza kesiliyor,
4. kez tekrarlanması durumunda üreticinin çiftliği ka-patılıyor, süt üretimi ve
süt satışı yasaklanıyor. Aynı şekilde antibiyotik gibi kalıntı maddelerinin
sütte bulunması da ceza uygulaması ve tekrarında kapatma ile sonuçlanıyor.
Çiğ sütteki toplam bakteri sayısı
yanında, somatik hücre sayısı da üretilen sütün kalitesi ve çiftlikteki
hayvanların sağlığı hakkında bize fikir veriyor. Ülkemizde bu kriterlerin
yüksek olmasının nedeni, barınak koşullarının uygun olmaması, sağım hijyeni ve
çiftlik yönetiminin yete-rince bilinmemesidir. Mastitis dediğimiz meme
yangılarından kaynaklanan verim kayıpları oldukça fazla. Bugün Amerika'da bile
mastitisten dolayı şekillenen yıllık kayıp, inek başına 184 dolar. Bu kaybın
%66'sını verim kaybı oluşturmakta. Ülkemizdeki kayıpların çok daha fazla
olduğunu düşünüyorum.
Neden yüksek kaliteli çiğ süt
üretimi bu kadar önemli? Çünkü;
1. Tüketici kazanacaktır; Lezzetini
beğendiği, besin değeri yüksek ve güvenli olduğunu bildiği ürünleri alacaktır.
Satın alındıktan sonra, saklama süresi boyunca sütün kalitesi korunacaktır.
2. Süt işleme sanayii kazanacaktır;
Ürünler tüketici tarafından onaylanacak, ürün şikayetleri azalacaktır. Ayrıca,
üretim maliyetleri düşecektir.
3. Üretici kazanacaktır;
Ürettikleri ürüne talep artacak, yüksek ürün fi-yatı oluşacak ve bunun
sonucunda karlılıkları artacaktır.
Dünyada süt endüstrisinin geneline
baktığımızda, gelişim açısından en zayıf halkanın süt hayvancılığı olduğunu
görüyoruz. Modern bir süt işleme tesisi kurmak, yüksek ve-rimliliğe sahip bir
çiftlik kurmaktan çok daha kolaydır. Şüphesiz, süt hayvancılığı ancak devletin
ve süt sektörünün desteği ile gelişebilir. Süt işleme tesisleri, prim ve
teşvikler yoluyla yapısal gelişim ve kalite farkındalığı yaratmaya
çalışıyorlar. Yaşar Grubu'ndan örnek verecek olursak biz, Pınar olarak süt
hayvancılığının rehabilitasyonu konusunda yıllardır önemli misyonlar yüklenmiş
bulunuyoruz. Altyapı geliştirme, teknoloji ve üreticiyi eğitme alanında
çalışıyoruz. Hammadde tedariğinden tüketiciye ulaşılan yolda, yıllar içinde,
Pınar'ın iyi bir koçluk ve rehberlik yaptığını düşünüyorum.
Süt hayvancılığında yeterince
profesyonel olunmaması sanayi için kapasite sorunlarına da yol açıyor.
Ülkemizde 2.5 milyon adet süt çiftliğinde yetiştirilen yaklaşık 5 mil-yon süt
hayvanı 9 milyon ton civarında süt üretiyor. Esasen bu noktada işletme tanımını
yeniden yapmalı ve geçimlik hayvancılık yapan yerleri hayvancılık işletmesi
kategorisine almamalıyız. Sanayi ne kadar gelişirse gelişsin, kaliteli ve
sürekli hammadde temin edilmediği sürece sektörün kalkınmasından söz edemeyiz.
AB'de üretilen sütün %95'i sanayiye verilirken Türkiye'de bu oran %20'lerde
kalıyor.
Üretilen sütün sadece 2.5-3 milyon
tonu kayıtlı, yani devletin süt teşvik primi ödediği miktar bu. Yasal olarak
1930'lu yıllardan beri sokak sütü satışı yasak. Ancak, daha çok sosyal kaygılar
nedeniyle engellenemiyor. Halen tüketilen sütün %68'ini açık süt oluşturuyor.
Kişi başı yıllık içme sütü tüketimimiz 24 lt., işlenmiş ve paketlenmiş süt
tüketimi ise kişi başına yıllık 8 lt.
Biraz da işin maliyet kısmına
değinecek olursak, süt sığırcılığı çok dağınık şekilde farklı farklı
bölge-lerde yapıldığından sanayi için süt toplama maliyetlerinin yüksek
olduğunu görüyoruz. Bu nedenle çiğ süt üretici fiyatı ülkemizde 400.000-500,000
aralığında seyrediyor. Süt üretimindeki mevsimsel dalgalanmalar da sektörü
etkiliyor. Süt arzı ilkbahar-yaz aylarında artarken, kış aylarında çiğ süt
üretimi ve arzında düşüş yaşanıyor. Hatta, bu sene Mart ayında beklenenin de
üzerinde bir üretim artışı yaşandı. Şimdi, düşen süt fiyatlarına ve üreticinin
elinde kalan süte çözüm bulunmaya çalışılıyor. AB ülkelerinde, özellikle
Hollanda'da, yılboyu homojen üretim söz konusu. Maalesef, ülke-mizde girdi
fiyatlarında da istikrarsızlık göze çarpıyor. Şu bir gerçek; eğer üretici para
kazanamazsa, bu işi yapmaya devam etmez, ya da işini geliştirmeyi hedeflemez.
Ve eğer o üretmeye devam etmezse, bu sadece ülkenin kırsal coğrafyası değil
geneli üzerinde büyük etkiler yaratır.
Süt ve süt ürünleri, uzun yıllardan
beri AB gündemindeki en önemli ve en çok desteklenen tarımsal ürünlerden biri
olmuştur. Topluluğun dünya süt ürünleri ticaretindeki payı %31'dir. AB, mevcut
üretimin sürekliliğini sağlayan, üretim artışının frenlenmesini hedefleyen,
müdahaleci politikaları sistemine adapte ediyor. Çiğ süt üretimi, pazarlanması
ve tüketimi belli kurallarla düzenleniyor. AB, her sene başında süt taban
fiyatını belirle-yerek üreticisini koruyor. Fiyatlar düştüğünde piyasaya alıcı
olarak giriyor. Topluluk, 1984 yılında süt kotası sistemini uygulamaya başladı
ve 2014 yılına dek de sürdürme kararı aldı. Kotanın esas amacı, üreticiyi fazla
üretimden caydırmak. Ülkemizin de 2008 yılında AB ile süt kotası görüşmelerine
başlayacağı konuşuluyor. Mevcut yapı ile AB'ye girmemiz durumunda, süt arzı
talebi karşılayamayacak noktaya gelebilir. Bu da ithalatçı ülke durumuna
düşmemiz demek. Örneğin, Polonya'ya verilen süt kotası bu ülkenin süt
üretiminin %65'ine karşılık geliyor. O nedenle, çiftliklerin ve üretimin kayıt
altına alınması hususu, hayati önem arzetmektedir.
Önümüzdeki yıllarda hayvancılığın,
ülkemiz yatırımcılarının yeni gözdesi haline geleceği anlaşılmaktadır. Süt
hayvancılığı yapacak işletmelerin iki farklı yapı göstermesi bekleniyor. Biri;
nüfusun yoğun ve gelir düzeyinin yüksek olduğu, yem bit-kisi üretimi yapabilen
bölgelerde şekillenecek yapı. Bu yapı; damızlık ve süt üretimine yönelik yüksek
ve-rimli hayvanların yetiştirildiği, pazar odaklı, bilgi ve teknolojiyi
kullanan, orta ya da büyük ölçekli işletmeleri kapsayacak. Diğeri ise, yem
bitkisi üretimi kısıtlı ve süt pazarlama imkanı daha düşük bölgelerdeki yapı.
Bu işletmeler de daha çok besiciye materyal sağlamayı ve süt üretimini
hedefleyen, daha düşük sermayeli, orta ölçekli işletmeler olacak.
Büyük işletmelerin karlılığının
küçük işletmelere göre büyük artış göstermesi iş dünyasını etkiliyor. Bu
değişimi takip eden pek çok Holding ve büyük Grup süt hayvancılığı işine
giriyor. Devletin yapması gereken yatırımcıları teşvik etmektir. Bilhassa genç
girişimcilerin hayvancılık sektörüne özendirilmesi gerek. Artık sanayiciler ve
büyük üreticiler süt hayvancılığını bir iş olarak görmeye başladılar ve sektöre
ciddi yatırımlar yapılıyor. Hatta yabancı yatırımcılar da ülkemizin
potansiyelinden faydalanmak istiyor. AB'de pazar daraldığı için AB'li
yatırımcılar başka ülkelere kaymaya başladı. Örneğin; Polonya, Macaristan gibi
ülkeler ciddi oranda yabancı yatırım
çekti-ler. Şimdi sıra Türkiye'de. Tüm bu gelişmeler ülkemizdeki çiftçi
tabanını da motive ediyor. Üretici, biz de işimizi büyütmeliyiz diye düşünüyor.
Geçtiğimiz aylarda yurtdışında bir tarım fuarındaydım. Oldukça gelişmiş yeni ve
pahalı buzağı barınakları sergileniyordu. Sonra öğrendim ki bu barınaklardan
8-10 adedi Türkiye'ye satılmış. Bunlar çok hoş gelişmeler. Süt hayvancılığı işi
iyiye doğru konsolide olacak. Bir dönüşüm başladı. Süt işinde ihtisaslaşma yeni
yeni gelişi-yor. Süt üretimini, hayvancılık ve sanayiyi birlikte ele alan
bütünsel bir konsept içinde değerlendirmeliyiz.
Biraz da besicilikten bahsetmek
istiyorum. Ülkemizdeki besicilik faaliyetlerine baktığımızda, süt ırkı olan
Holstein ırkıyla besicilik yapılmaya çalışıldığını görüyoruz. Oysa Hereford,
Angus, Simmental gibi et ırkları meraları çok daha efektif kullanıyor, bu
ırklarda yemin ete dönüşümü daha hızlı ve verimli olu-yor. Bu etçi ırklar Yaşar
Grubu'nun çiftliklerinde mevcut. Ancak, ülke genelinde sayısının artması gerek.
Diğer bir konu; süt veriminde olduğu gibi karkas ağırlıklarında da oldukça
geriyiz. Türkiye ortalaması 170-180 kg iken Avrupa Birliği'nde bu rakam 280 kg.
Hammaddenin yetersiz olması
nedeniyle ülkemizde dana karkas fiyatı 6 dolar/kg seviyelerinde ve oldukça iniş
çıkışlı. Dünya ortalamasının ise 2-3 dolarda seyrettiğini biliyoruz. Biz Yaşar
Grubu olarak işin hem hayvansal üretim kısmındayız, hem de sanayiciyiz.
Çiftlikte başlayıp tüketicide son bulan bir büyük değer zincirini yönetmeye
çalışıyoruz. Ve tabi ki hedefimiz tüketiciye en uygun fiyatla kaliteli ürünlerimizi
su-nabilmek. Ülkemizdeki fiyatlar dışarıya göre neden bu kadar yüksek? Çünkü
ülkemizde yem hammaddeleri çok pahalı, çünkü üretim maliyetlerimiz çok yüksek.
Hayvancılıkta maliyetin %70'i yemdir. Bu noktanın düzeltilmesi gerekir, ki o
zaman uygun maliyetli hayvansal ürün üretebilelim.
Bizim mutfak kültürümüz etli
yemekler üzerinedir ve ete talep her zaman vardır. Gelir seviyelerinin artması
ile talebin daha da çok artacağı açıktır. Besi hayvancılığımızı, bu potansiyel
talebi karşılayabilecek seviyeye getirmeliyiz. Bugünkü büyükbaş kırmızı et
üretimimiz, kayıtlı üretim, 400.000 ton civarında; kişi başı tüketim ise 10 kg
seviyelerindedir. Sağlıklı bir yetişkinin tüketmesi gereken miktar en az 20 kg,
çocuklarda ve gençlerde ise bu miktarın üzerinde bir tüketim gerekiyor.
Gelecekte, kırmızı etin önemini koruyacağını söyleyebiliriz.
Ancak, üretimin miktar ve kalite
olarak artırılmasına dönük uygulamalar başlatılmazsa, ciddi bir açık ortaya
çıkacağı muhakkaktır. Günümüzde bilgi ve iletişim, agro-gıda sektörünün temel
kavramları haline geldi. Bilginin eksik olduğu yerde, bu boşluğu söylentiler
doldurur. Tüketicinin öncelikle bilinçlenmesi gereken nokta, bilgi edinme
hakkını kullanmak olmalıdır. Traceability yani izlenebilirlik kavramı
yaygınlaşıyor; tüketici, hayvansal bir gıdayı geriye dönük izlediğinde yem
hammaddelerinin üretiminden, yemin elde edilmesine, besicilik şartlarından son
ürüne kadar üretimin tüm basamaklarını takip edebiliyor. Örneğin İrlanda, Yeni
Zelanda ve Avustralya'da, her bir sığırdan ve kuzudan kas ve kan örnekleri
alınıyor, süpermarkette satılan ürünle ilgili fiziksel, kimyasal ya da
organoleptik herhangi bir problem yaşanması durumunda DNA'sının incelenmesi ile
etin hangi hayvana ait olduğu tespit edilebili-yor. Türkiye'de hayvansal üretimde
pivot rol sanayicide. Sadece birkaç büyük sanayicinin ya da zincir mağazanın
konuyu önemsemesi yetmiyor. Hayvansal üretimde; yem üreticileri, besiciler,
gıda endüstrisi ve perakende sektörü sorumluluğu paylaşmalı. Bu arada, bizim
Pınar olarak gıda güvenliği konusunda AB'ye bile örnek olacak bir çalışma
başlattığımızı, çiftliklerimizden fabrikalarımızın en köşe noktalarına kadar
tüm sistemimizi on-line olarak tüketicilerin denetimine açtığımızı tekrar
sizlerle paylaşmak istiyorum. Türkiye, AB sürecinde, AB kalite
standartlarındaki hayvansal ürünleri öncelikle kendi pazarına, kendi
tüketicisine sunabilmeyi hedeflemelidir. Bu, Türkiye'nin kalitesini artırması
açısından önemlidir. Ayrıca, AB içerisindeki işbölümünü iyi okumamız, iyi
anlamamız gerekiyor, ki bugünden kendimize bir pozisyon tutabilelim. Örneğin,
sütte Hollanda, kanatlıda Fransa adı geçiyor. Peki Türkiye denildiğinde akla ne
gelecek, bunu belirlemeliyiz. Hepimiz az çok neler yapılması gerektiğini
biliyoruz, her fırsatta da bazı şeyleri dile getiriyoruz. Ancak iş
uygulamalarda.